Üye Aktiviteleri
09 Şubat 2012, vedric
| içeriğini favorilerine ekledi |
22 Temmuz 2010, thecloud9
| içeriğini favorilerine ekledi |
09 Temmuz 2010, beyaz_gece
| içeriğini favorilerine ekledi |
"Neden hiçbir şey olmasını umduğumuz gibi gitmedi? Neden çürüdük böyle? Çaresizlik içinde acıdan ve arzudan kıvranıyoruz. Neden bütün hayatımız sürgünde geçti? Neden sadece kayıp veya insanların çoktan unuttuğu sözcükleri bulup çıkardığım nadir anlarda mutlu olabildim? Neden sevmeyi bilemedim?"
Politik filmler yerine, politik ahlâklı filmler yapan ve sol dünya görüşünü tabandan kopuk akademik bir biçimde sunan tüm yönetmenler gibi Theo Angelopoulos da kariyeri boyunca entelektüel sinema çevrelerinin göz bebeği oldu. Şu sıralar adı yaşayan en büyük yönetmenler arasında ilk sıralarda geçen Angelopoulos, 1998 yılında başyapıtı 'Eternity and a Day' ile Cannes'te Altın Palmiye'yi kucaklarken sinema sanatına özgün bir film hediye etmenin gururunu da yaşadı.
Ön planda ölmek üzere olan bir adamın kliniğe yatmadan önceki gününü anlatan film, arka planında da var olmanın sonsuz tanımsızlığını irdeliyor. Film boyunca yaşamla-ölüm arasındaki sınırı algılamaya çalışan Angelopoulos, ilk bölümde insanların özel ilişkilerindeki sınırı anlamak için Alexandre ile ailesi arasındaki boşlukta gezindiriyor kamerasını. İkinci bölümdeyse, farklı etnik kökenler veya coğrafi sınırların insan ilişkilerini engelleyemeyeceğini göstermek adına Alexandre'nin küçük bir Arnavut çocuğu ile başlayan dostluğuyla sarsıcı bir ironi kuruyor.
Yeryüzünde insanı engelleyebilecek hiçbir sınırı tanımayan sonsuzluğun sinemacısı geçmişle bugünü aynı anlarmış gibi kurguladığı sahnelerle de zamana meydan okuyor. Öte yandan, hayatı boyunca kendi yaşamının gideceği yönün çizgilerini çizmekte özgür olan bireylerin, zamanın tüm sınırlamaları içerisinde fark etmeden de olsa nasıl tutsak olabildiğini anlatmaya çalışıyor. Kariyeri boyunca içsel sürgünün ve yapay sınırlarla çevrilmenin hüznünü filmleştirmeye çalışan usta sinemacı 'Eternity and a Day' ile yaşadığımız dünyanın esaret çeperini aşarak, (var ya da ölü) olmanın sonsuzluğunda sınır tanımayan bir kara delik açıyor.
Filmde, yaşlı adam öleceğini öğrendiği zaman hayatı boyunca uğraştığı her şey yarım kalıyor. Tıpkı, ülkesinden uzakta geçen yaşamının ardından Yunanistan'a gelen ancak gün gelip de ölünce, anadilini bilmediği için kelimeleri satın alarak başladığı şiiri yarım kalan 19. yy. şairi Solomos'unki gibi… Angelopoulos bu benzetmeyle beraber farklı imgeleri birbirleriyle ilişkilendiriyor. Bunlardan ilk akla gelen, yaşamın bir şiirin insanın da bir şair olduğu. Ayrıca şiirin adının 'Özgür Tutsak' olmasıyla beraber bu derin anlam daha da pekişiyor. 'Özgür Tutsak' başlığı hem Yunan ulusunun acı geçmişini betimliyor, hem de insanın yeryüzündeki sürgün yaşamını. Sonsuzluk kadar özgür, bir gün kadar tutsak…
Mikis Theodorakis ve Eleni Karaindrou'nun insanın yüreğini burkan muhteşem ezgilerini, Angelopoulos'un yeryüzünde sürgün olmaya dair kişisel imgelerini ve efsanevi senarist Tonino Guerra'nın insanın suratında patlayan derinlikli felsefi yaklaşımlarını birbiriyle harmanlayan film biterken aklımızda tek bir soru kalıyor: "Yarın ne kadar sürecek?"
Yazar :
mrmojorising
kesinlikle. müzikleride filmin kendisi gibi mükemmel.
off ne filmdir, izledikçe izlenesi gelen bir sanat eseri!
| içeriğini favorilerine ekledi |
| içeriğini favorilerine ekledi |
| içeriğini favorilerine ekledi |