Ahmet İnam (1947) Türk felsefeci ve eğitimci.
1947 yılında Sandıklı'da dünyaya geldi. 1971 yılında ODTÜ Elektrik Mühendisliği bölümünde yüksek öğrenimini tamamladıktan sonra İstanbul Üniversitesi'nde felfese alanında doktora yaptı. 1980 yılında Edmund Husserl'de Mantığın Yeri konulu tezini yazarak doktorasını tamamladı.
1989 yılından bu yana ODTÜ Felsefe Bölümü'nde profesördür. Mantık, bilim felsefesi, kümeler kuramı, endüktif ve model mantık, dil felsefesi, tarih felsefesi, ahlak, estetik, iletişim felsefesi alanlarında dersler vermiş, tez çalışmaları yaptırmıştır. 1994'ten bu yana Gönül Felsefesi adını verdiği bir arayışın içindedir. Çeviri ve telif 10'dan fazla kitabı, 300'e yakın yayımlanmış makalesi vardır.
Ayrıca Uluslararası Schopenhauer Derneği ile Michael Polanyi Derneği, Türkiye Felsefe Kurumu üyesi ve Türk Felsefe Derneği Başkan Yardımcısıdır. Evli ve bir çocuk babasıdır.
ödüller:
Prof. Dr. Mustafa Parlar Vakfı 1995-1996 Yılı En İyi Eğitimci Ödülü,
ODTÜ'de verilen 2000 yılı Üstün Akademik Başarı Ödülü (1. Grup),
1999-2001 yılı Üstün Akademik Başarı Ödülü,
Türkiye Yazarlar Birliği 2003 yılı Yılın Fikiradamı ve Sanatçıları, Edebi Tenkit ödülü,
2008 Yılında, Ankara Kocatepe Rotary Kulubü 2009 Yılı Rotary International Meslek Ödülü ve Prof. Dr. Mümtaz Turhan Sosyal Bilimler Lisesi Kristal Lâle Yılın Felsefecisi Ödülü
yayınlar:
Yönteme Hayır (P. K. Feyerabend'dan çeviri), Ara Yayıncılık, İstanbul, 1989.
İyinin ve Kötünün Ötesinde (F. Nietzsche'den çeviri), Ara Yayıncılık, İstanbul, 1989.
Ahlakın Soy Kütüğü Üzerine ( F. Nietzsche'den çeviri), Ara Yayıncılık, İstanbul, 1990.
Gülden ile Hoca, Promete Yayınları, Ankara, 1994.
Edmund Husserl Felsefesinde Mantık, Vadi Yayıncılık, Ankara, 1995.
Ararken: Edebiyat Yazıları, Su Teni Yayıncılık, Ankara, 1996.
Düşten Düşünceye, İmge Yayınevi, Ankara, 1996.
Sinema Akımları (Derleyici olarak), Med-Campus 126 Proje Yayınları, Ankara, 1996.
Filiz, Nerdesin? (Roman), Zed Yayıncılık, İstanbul, 1997.
Keşiş, Cinler ve Tanıklar, Seba Yayınları, Ankara, 1998.
Hıyaran, Vadi Yayıncılık, Ankara, 1997.
Teknoloji Benim Neyim Oluyor?, Alamuk Yayınları, Ankara, 1993, 2. baskı ODTÜ Yayıncılık, Ankara, 1999.
Dünya Gönülden Gönüle, ODTÜ Yayıncılık, Ankara, 1999.
Bilimin Bin Bir Yüzü, Vadi Yayıncılık, Ankara, 1999.
Yolculuk Hazırlıkları, Pan Yayıncılık, İstanbul, 2000.
Hayatımızdaki İnce Şeylere Dair, Pan Yayıncılık, İstanbul, 2000.
Teknoloji ve Mühendislik Üzerine Bir Yorum, TMMOB Makina Mühendisleri Odası Yayınları, İstanbul, 2000.
Gönülden Bilime Yolculuklar Kitabı, Hece Yayınları, Ankara, 2002.
Şen Bilim (F. Nietzsche'den çeviri), Say Yayınları, İstanbul, 2002.
Denemenin Ardında:Edebiyat Yazıları, Hece Yayınları, Ankara, 2003.
Eleştirinin Kıyılarında, Hece Yayınları, Ankara, 2003.
Gerçek Şiir İçinde, Simge, 2004.
Dolanmalar, Hece Yayınları, Ankara, 2004.
Şen Bilim (F. Nietzsche'den çeviri), Say Yayınları, İstanbul, 2005.
Yaşam Bizi Çağırırken, Aşina Kitaplar, Ankara, 2006.
Muhabbet Şifadır, Cengiz Güleç'le birlikte, Nar Yayınevi, Ankara, 2006.
Metaforla Saadet Olmaz, Cengiz Güleç'le birlikte, Say Yayınları, İstanbul, 2006.
Yaşamla Yoğrulmuş Bilgi, Say Yayınları, İstanbul, 2006.
Aşk Üstüne Denemeler, Aşina Kitaplar, 2007.
Teknolojinin Gönlümle Ne İlgisi Var?, TUBA, Akademi Formu, Ekim 2007.
Şiir Bir, Hayal Yayınları, Mart 2008.
Deneyen Felsefe, Yeni İnsan Yayınevi, Nisan 2008.
Düşünce Açan Bahçede, Şenocak Yayınları, Ekim 2008.
Yazar :
senna
ODTU Felsefe Bölümü Başkanı Prof. Dr. Ahmet İnam ile yapılan bir söyleşi:
- Sevgili hocam, memleketin durumunu nasıl görüyorsunuz?
Feci şekilde kokuşmuş bir şeyler var. Şimdi tabi bu lafı 1500 sene önce Platon da söylüyormuş, 500 sene önce Hamlet de söylüyordu, otuz yıldır da ben söylüyorum. Hayatımız kokuşuyor, güzel bir söz değil ama böyle. İnsanların seyrettiği televizyon dizileri kötü, okuduğu kitaplar kötü, ama benim şikâyetim bunların kötü olduğunu söyleyen insanlardan. Sürekli şikâyet edene entel diyoruz. Ne kadar çok şikâyet ederseniz o kadar entelektüel oluyorsunuz. Oysa, "entelektüel" mutlu bir adamdır, burada mutlu demek memnun anlamında değil. Mutludur, yaşanan çirkinlikleri görür fakat bunları kabul etmez. Çirkinlikleri nasıl düzeltebileceğini düşünür, yolunu yordamını bulur. Kokuşmuşluk, önce kendimizle olan ilişkimizde başlıyor.
Kendimizi çok fazla değerli gördüğümüzü sanmıyorum. İşin beteri kendimizi adam yerine de koymuyoruz. Yemek yemiyor artık çağımız insanı, tıkınıyor. Yemeğin tıkınmaya döndüğü, sevişmenin düzüşmeye döndüğü bir çağda yaşıyoruz. Bütün bunlar yozlaşmış bir hayatı gösteriyor, çünkü ortada zevk yok. Zevkin hançerlendiği bir yaşam var.
- Kendimizi nasıl kurtarırız bu hançerden?
Hazların peşinden koşarak değil tabi. O da hayatımızı sürdürmek için, sabah sekiz akşam beş çalıştığımız işler kadar kokuşma belirtisi. Eğlenmek için yaptığımız şeyler de otomatikleşiyor. Çünkü şu film seyredilecek deniliyor, herkes o filmi seyrediyor, şu yazar okunacak diye emir geliyor, herkes o yazara çullanıyor. Fakat herkes o yazardan ne anlıyor? Mademki farklıyız, herkes o farkı yaşamalı. Ama fark da bize giydirilen bir şeye dönüşüyor. Beymen'den giyinince farklı oluyorsun. Kendimizden kaynaklanmıyor. Yani diplomalar, nasıl yaşayacağımız, her şey bize dışarıdan giydiriliyor. Ama kim giydiriyor derseniz, kimse giydirmiyor aslında, birbirimize giydiriyoruz. Böyle olunca yaşama sevinci kayboluyor, bu çok büyük bir tehlike.
- Öğrencilerinizin yarısının anti-depresan kullandığı doğru mu?
Doğrudur. Bizim ODTÜ civarında hayat bir beladır diye algılanıyor herhalde. Sürekli şişiriliyor gençler, sen akıllısın diye. Ailelerin de beklentisi büyüyor. Ama küçük bir başarısızlıkla karşılaştıklarında hemen bunalıma giriyorlar. O kadar el bebek gül bebek yaşamaya alıştırılmışlar ki, acılara tahammülü olmayan insanlar yetişmeye başlıyor. Yaralar almaya başlayınca, bir çıkış noktası bulamayınca ya ilaçlarla tahammül etmeye çalışılıyor ya da savunma mekanizmaları aşırı gelişiyor.
- Bu durum başarıya koşullanmaktan mı kaynaklanıyor?
Başarılı olsan, başarının hiçbir ölçütü olmadığı için, nerede duracağını bilemiyorsun ve başarı dangalağı oluyorsun. Sürekli önüne havuç konmuş eşek gibi koş Allah koş. İşkolik oluyorsun. Başarısız olsan geride durmaya tahammül edemiyorsun. O yüzden başarı ve başarısızlığın dışında bir hayatı seçmiş olabilirsin, yani serseri olmak çok daha iyidir bence. Başarısızlık ve büyük beklentiler bir aradaysa o zaman anti - depresancı oluyorsunuz. Bunların dışında üçüncü bir yaşamın peşindeyseniz yaratıcı olmak zorundasınız. Yani dünyaya posta atmış, egemen değerlerin dışında bir insan olmak gerekir. Dünyaya posta atabilmeniz için de önce kendi
değerlerinizin olması gerekir.
- Mutsuzluk bulaşıcı mı?
Pısırık, güvensiz insanların bu kokuşmuşluktan çıkma şansı yok. Mutsuz ve sinirliysen bol bol sigara içersin ve kısa bir süre sonra ölürsün. Mutsuzluk uzun sürmez. Trafikte kavga edersin, bir araba sopa yersin. Sevgilinle sevişemezsin, iktidarsız olursun. Onun için rahat olmak lazım. On derste rahat olma kitapları şimdi çok satıyor. Orada yazanların tam tersini yaparsan belki biraz rahatlarsın.
- Hayvan dergisine verdiğiniz beyanatta: "Bilge dediğin fırlama olur demişsiniz." Bu görüşünüzde ısrarlı mısınız?
Gayet ısrarlıyım, hatta bu görüşümü daha da ileri götürdüm, bilge dediğin hem fırlama olur, hem de puşt olur diyorum. Bilge, hayatın bütün hazlarının ardından koşar ama o hazların hiçbirinin dangalağı olmaz. Serserilerle konuşur, berduşlarla arkadaşlık eder, bir sürü dedikodunun farkındadır, magazinleri izler ama bulaşmaz. Günde on beş dakika televizyon izler ama sonra genellikle evleri iki katlı olduğundan yukarı çıkar, Mevlana'yı Farsçasından okur, yatmadan önce iki bardak şarap içer. Bilge adamda hem sokakta süren hayatı yaşayabilme yeteneği ve gücü vardır hem de o hayatın dışına çıkabilme cesareti. Yani bilge insan, hayatın içindedir.
Leman'ı, Penguen'i okuduğu zaman esprileri anlar, mel mel bakmaz. Yani ben bilgeyim, bu adamlar ne biçim espri yapıyor, çok ayıp demez. Son çıkan küfürleri bilir. Yeni küfürler üretir. Yaşamdan tat almayı bilir ama
bunu hiçbir zaman ayağa düşürmez. Ayağıyla yaşadığı yaşamı, yukarı çeker. O küfür ettiği zaman, küfür onda besmele gibi bir şey olur. Bizde bilge, yerinden kalkmaz, aksakallı, yemek yemez, çişi gelmez biri olarak bilinir.
Oysa bilge dediğin doğal gaz kuyruğuna girer, sırasını kapan olursa kavga eder, gerekirse karakolluk olur. Bu tanıma göre bilgelik, Akademisyenlikle pek örtüşmüyor. Akademisyenlik kötü bir iş. Bilgeliğe aykırı, otuz yıldır millete not veriyorum, kusturucu bir şey, bıktım anasını satayım, hepinize sıfır diyeceğim bir gün. Ya da hepinize yüz, ne fark eder. Bilgelikle akademisyenlik arasında bir ilişki olabilir, o da yaşı 18-20 olanlarla sürekli bir arada olmaktan kaynaklanan bir şey. Bu avantajı kullanırsanız, yeni kalabilirsiniz.
- Biraz da aşktan konuşalım mı?
Aşkta benim teorim şu; aşk doğuştan hormonlarla ilgilidir ama aynı zamanda kazanılması, edinilmesi gereken de bir şeydir. Emek ister. Hormonu iyi salgılayan aşık olduğunu sanabilir, çıldırabilir, azabilir ama aşk ayrı birşey. Bir sanat, bir güzellik yaratmaktır aşk. Hıyarların, hamhalat heriflerin işi değildir. Diyelim ki kızın birini görüyorum,
içime bir ateş düşüyor ve aşık oluyorum. Yok, öyle yağma, böyle beleş bir şey olabilir mi? Ateş düştükten sonra ne halt yediğine bağlı olarak aşk olur ya da olmaz. Ateş düştükten sonra o ateşi düşüren kişiye gidip onu söndüreyim hemen diyorsan, orada aşk yoktur. Ama aşk düştüğünde; kendimizi, hayatı, yaşadığımız kültürü anlamaya ve dönüştürmeye çalışıyorsak, işte aşk odur. Bize insan olduğumuzu hatırlatır ve büyük bir sorumluluk yükler. Aşık olduğum zaman aklıma şu gelmeli; aşığım, demek ki yapacak çok iş var. Yani aşktan aldığımız enerjiyle bir yere bir ağaç dikebiliyorsak, bir insana yardım edebiliyorsak, farklı kitaplar okuyabiliyorsak, gereğini yerine getirdiğimiz şeydir. Aşk eşittir sevgili değil, iki kişilik de değil çok kişiliktir aşk. Bütün dünyayı düşman belleyip Leyla'yı sevmek değildir. Leyla'da bütün insanlığı sevmektir.
- Bir entelektüel olarak mutlu musunuz?
Yalnız kaldığım zaman, genellikle gece ikiyle dört arasında mutlu olurum. Televizyonu açarım ama seyretmem. Sesini dinlerim, duvarlara bakıp öyle düşünürüm, belki yazasım gelir bir şeyler karalarım. Uykum gelince, bu dünya düzelmez arkadaş deyip yatarım. Bugün de kurtaramadık dünyayı ne yapalım derim. Hesabi duruş, mutluluğu öldüren şeydir. Örneğin Nıetzsche, adam hayatı boyunca bunu anlattı. Ama Nietzsche'yi okuyup karamsar olan adamlar var, onlara sopayla girişmek istiyorum bazen. Adam demiş ki, ben bir enerji kaynağıyım. Benim insan gibi insan olabilmem, içimdekilerin olabildiğince bastırılmadan ortaya çıkabilmesidir. Oysa yaşam buna izin vermiyor, birbirimizi maskelemek zorunda kalıyoruz. Gerçi Freud medeniyetin temelinin bu olduğunu
söylemiş. Biz de içimizdeki hayvanlığı bastıracağız diye, içimizdeki insanlığı da bastırmışız. Hala içimizdeki erotik enerjiyle ilişkimizde sakatlık var. Erotik yanımız ortaya çıktıktan sonra ayıp bir şey yaptığımızı düşünüyoruz. Onun için vatan millet sakarya, ilim aşkı, sanki hiç eros yokmuş gibi davranıyoruz, dava adamı kalıbına sığınıyoruz. Bütün bu kalıplarım dışında felsefe; çözüm arayanların değil, soru soranların yeridir, şeytanla muhabbettir. Ne
zaman ki şeytan sizi alt eder, o zaman insan olduğunuzu anlarsınız.
Yazar :
vordven